Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
CAHİT YALÇIN

CAHİT YALÇIN

Zubenelgenubi

23 Eylül 2007 - 23:19

Veya kısalmamış hali ile Arapça “Al zuban al jenubiyyah”. Terazi takımyıldızının güneydeki kefesini oluşturan en parlak yıldızı. Tercümesi “Akrebin güney pençesi”. 2000 yıl önce Arap gökbilimciler isim verdiklerinde demek ki bu yıldız henüz Terazi takımyıldızına ait görülmüyor, hemen doğu yanındaki “Akrep”in bir parçası sayılıyormuş. Çok parlak bir yıldız değil ama söylemesi çok hoşuma gidiyor. Adını çok sevdiğim yıldızlardan birisi de “Miaplacidus” dur. Karine takımyıldızının en parlak ikinci (beta) yıldızıdır ve Latince “sakin sular” anlamına gelir. Gözlemlediğinizde de oldukça parlak bir yıldız, çok etkileyici. Ne güzel, ne kadar gizemli değil mi?  Her bir yıldızın ardında o kadar çok açıklama, o kadar çok hikâye var ki şaşırırsınız. Ben böyle şeyleri çok seviyor ve doğadan çok etkileniyorum. Evime de “Villa Zubenelgenubi” veya “Villa Miaplacidus” ismini vermeyi düşünüyordum, ama öncelikle eşim gözlerini döndüre döndüre baktı, “eyvah, adam balatayı sıyırdı, o kadar da söyledim çok çalışma diye” diye düşündü herhalde. Ayrıca günümüz Türkiyesi malum, ne olduğu belli olmaz eve bir isim verirsin üç gün sonra birileri kapıya dayanır sorgu sual, anlamı neydi, hangi lisanda,  ayıkla pirincin taşını. Bir de postacıya, komşuya en önemlisi de babama ismi anlatma, öğretme, açıklama derdi var tabii. Babama kalsa ihlas, sevap, alınteri filan gibi isim koymam lazım. Sevgili babacım 15 yılda oğlumun adını bir kere doğru hatırlayamadı. Hayatta hiç schweppes diyemedi. Uğraşmaya ömrüm yetmez diye vazgeçtim.

Denizciler binlerce yıldır doğanın içinde altlarında deniz, üstlerinde sema arasında gezmişler, gezerken bakmışlar, bakarken ikisinin de mucizelerini düşünüp durmuşlar. Düşüne düşüne geminin dünya üzerindeki yerini yıldızlardan bulmayı öğrenmişler. Okyanusların ortası dünya yüzeyinde yıldız gözleminin en güzel yapıldığı yerlerdir. Hiç yabancı ışık olmadığı için gökyüzünün görülmesini engelleyen ışık kirliliği sıfırdır. Hava kirliliği de yoktur. Geminin göğüse bakan lumbuzlarının perdeleri iyice çektirilir, gerekiyor ise makinecilere gözcü ile haber yollanır, çünkü onlar genellikle bu konuda dikkatsiz davranırlar.  Bir tek süvari beyin lumbuzlarından ışık sızabilir, ona bir şey denmez, fırça yemek ihtimali kuvvetlidir. Okyanusu geçen veya karadan uzakta bulunan gemide gece köprüüstü vardiyası tutan zabitin yapacak çok fazla bir işi yoktur. Zaten kurallar gereği devamlı gözcülük yapması gerekir. Trafik çok azdır. Başka gemiler ya hiç görünmez ya çok uzaklardan geçer. Gerçi ben bir keresinde gece yarısı tam Atlantik okyanusunun ortasında başka bir Türk gemisi ile tam da kafa kafaya geldiğimi, hatta o gemide vardiyada da sınıf arkadaşım “Kadıköy Canavarı Turgut” olduğunu hatırlıyorum. Ancak böyle durumlar çok nadir olur. Neyse, zabit eğer gündüz çok çalışmamış ve uykusunu da iyice almış ise kırlangıca çıkar. (Yoksa kaptan koltuğunda uyuklama riski vardır!) Son zamanları bilemem ama biz gemici hangi kırlangıçta ise diğerine çıkardık. Personelle fazla samimi olmak, muhabbet filan etmek uygun sayılmazdı. Gemicinin tüm vardiyada sadece ara sıra şöyle bir hatırını sorar, 3-5 dakika dertlerini dinlerdik. Konudan sapmayayım, zabit ufku ve olmayan trafiği gözetlerken gözü belki de kayan bir yıldızın etkisi ile gökyüzüne çevrilir. İşte o berrak, bulutsuz ve karanlık gecelerde gemi denizde değil de havada yüzer gibi olur, o zifiri karanlıkta derinden düşünen bir insana aklını kaybettirecek kadar çok yıldız ve gök cismi görünür. Samanyolu’nun uygun izlendiği bir yerdeyseniz ve ay da yoksa kelimenin tam anlamı ile milyonlarca yıldız görürsünüz. Hayranlık ve küçüklük değil, miniciklik kompleksi ile saatlerce bakarsınız. Bunların bir sonu var mıdır? Sonundan sonra ne vardır? Bizler ne kadar küçük, ne kadar geçici bir şeyleriz, Allahım, toz zerreciğinin zerresi bile değiliz. Tam depresyonluk. Hani Almanya’da 20 yıl kadar önce bir cenaze müziği vardı, bir ayda 15 kişi müziği dinleyip dinleyip depresyona girip intihar etmişti, onun gibi bir şey. İyi gözlenen bir yerde semayı gözlemek ve düşünmek, aslında hiç de düşünmemeniz gerekli şeyleri düşündürür size.  O zamanlar uzayda yüz milyar galaksi (gökada) var diye duymuştum. Şimdilerde Hubble sayesinde bilinen rakam 200 milyarlara dayanmış. Geçenlerde bir Alman süper-bilgisayarı, toplam sayıyı 500 milyar olarak hesaplamış. Bu ne demek biliyor musunuz? 7 kilometrelik bir kumsaldaki kum taneciklerinin sayısı kadar galaksi var orada. Durun daha işin yarısındayız. Samanyolu orta boy bir galaksi ve bizim galaksimizde en azından 100 milyar yıldız olduğu biliniyor. Yani 100 milyar galaksi bile alsak bildiğimiz kadarı ile her birinin içinde bizim güneşimiz gibi 100 milyar yıldız var. Yani toplamda, o da bildiğimiz kadarı ile yüz milyar çarpı yüz milyar yıldız var. Böyle bir rakam pratikte hiç kullanılmadı, hatta bizim TL ile yapılan bütçeler bile bu rakamların yanına bile yaklaşamadı. Sadece bilim için kullanılıyor ve bu rakama 10 sekstilion deniyor. Düşünmek bile imkânsız değil mi?  İnsanın muhayyelesi (kavrayışı, hayali) almıyor. Ama daha durun, daha her bir yıldız etrafındaki gezegenleri hesaplayacağız, sonra gezegen üzerindeki bir toz olan insana bakacağız… Neyse burada bırakmam lazım, çünkü insan inandığı her şeyi sorgulamaya başlıyor. Fizik kuralları geçersiz oluyor. Uğraştığımız her şey önemsiz oluyor. Sadece geldik gidiyoruz, tozun zerresinin zerresi kadar kıymetimiz yok diye düşünüyorsunuz. Bunlar hayal veya teori değil, kafanızı kaldırın ve bakın, işte o kadar. Rakamlar zaten hiç tartışmasız belli… İnsanoğlu da on binlerce yıldır kafasını kaldırıp bakmış, önce aydan korkmuş, ona tapınmış, onu anlayınca güneşe tapınmış. Ondan da korkacak bir şey olmadığını anlayınca daha ötede, daha önemli bir gücü düşünmüş. Gökyüzü tüm düşünce sistemlerini, tüm dinleri, ideolojileri temelden etkilemiş. Hala burçlara ve astrolojiye ne kadar inandığımızı düşünün. Zavallı biz denizciler de okyanusun ortasında her gece kafamızı kaldırır ve bakarız. 4 saatin nasıl geçtiğini fark etmeden düşünürüz. Ruh sağlığımızı bozmamak için anlayamadığımız konularda düşünmemeye çalışır, sadece ne kadar muhteşem bir düzen olduğunu anlamaya ve anladığımız kadarını kafamıza yerleştirmeye çalışırız.

Ben gökbilime her zaman çok ilgi duydum. Hatta Üniversite sınavında çok iyi bir üniversitenin “Astronomi bölümü” tercihim bile vardı ancak çok aşağıdaydı, olmadı. Denizde iken devamlı bir elimde notik almanak, diğerinde gökyüzü haritası, bir harita kamarasına girip okurdum, bir kırlangıca çıkıp bakardım. Bu nedenle birçok yıldızı ve hemen hemen tüm takımyıldızları bilirim. Gemi ile dünyanın değişik yerlerine (enlemlere) gittiğimizde vardiyalarda gözüm hep yukarılarda olurdu. Dudaklarımda “Benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında…” şarkısı, gözüm semada, saatler geçerdi.  Özellikle güney yarımkürenin takımyıldızlarını, Karine’yi, Güney Haçını çok merak ederdim. Avustralya’ya bir gidişimde 300 dolar paraya kıyıp bir teleskop bile aldım. Hala duruyor. Ancak gemide vibrasyon ve yalpa nedeni ile kullanamadım. O kadar hassas ve görüş açısı o kadar ufak ki milimetrik bir oynamada bile görüntü kayboluyor. Neyse birçok yıldızı da birçok kereler çıplak göz ile veya dürbünle de olsa gözleme imkânım oldu.

Örneğin “Plaides” var. (Orijinali: Pleiades ) 7 kandilli Süreyya veya 7 kız kardeş deniyor. Akdeniz’de yaz aylarında tam tepede görülür. O kadar çok öyküsü var ki şaşırırsınız. İsterseniz Internet’ten araştırın. Benim bildiğim, eskiden denizcilerin gözlerinin ne kadar sağlam olduğunu test etmek için Plaides’te kaç yıldız gördükleri sorulurmuş. Macellan Plaides’in tam 11 yıldızını görürmüş.  Benim gözlerim de oldukça iyidir ama 8 filan görüyordum. Belki de yeteri kadar bakmadım. Doğrusu kaç yıldızmış biliyor musunuz? Plaides içinde 50’den fazla yıldız varmış.

Doğuda, batıda ve ikisinin arasındaki burçlar kuşağında (Zodiac Belt) görülen çok parlak gezegenler vardır. Halk arasında “çoban yıldızı” “akşam yıldızı” veya “sabah yıldızı”  diye bilinirler. Venüs, Mars, Satürn bazen de Jüpiter, bazı zamanlarda yıldızlardan çok daha parlak görünürler. Yıldızların kuşkusuz en etkileyicisi ve parlağı ise, Canis Majoris (Büyük Köpek) teki Sirius’tür. (Alpha Canis Majoris) Dünyadan görülen en parlak yıldızdır. Şehirden bile çok parlak görülüyor. Hele denizde gümüş rengi ile saatlerce izlenebilecek bir yıldız. Türkiye’de yazın güney ufkunu tüm ihtişamı ile Akrep (Scorpion) ve tabii ki kızıl dev Antares kaplarken kışın da Orion ve güneyindeki Sirius ufka yakın olmasına rağmen çok rahatlıkla izlenebilir. Yıldızları öğrenmeye okulda başlamıştık. Akşamları bazı arkadaşlarla kumsala uzanır ve hem sohbet eder hem yıldızları öğrenmeye çalışırdık. Denizde daha yeni bir zabit iken ağabeylerimiz yıldızları ve takımyıldızları nasıl bulacağımızı öğretirlerdi. Her birini değişik bir şekil veya bir sıra ile görebilirsiniz. İlk önce Büyük Ayı (Ursa Majoris) ile başlarsınız, tavanın alt kısmındaki açıklığın 5 katını takip ederek Polaris’i bulursunuz. Oradan Corona Borealis (Kuzey Taçı), Andromeda, Cassiopea, Vega, Deneb Altair üçgeni, Büyük Ayı’nın kuyruğundan devam et, Arcturus ve Spica diye devam eder gider. Andromeda deyince, Andromeda nebulası (bulutsusu) var. Benim bildiğim, dünyadan en iyi görünen galaksi bu. Çıplak gözle görülebiliyor. Daha neler neler var, gerçekten saymakla bitmiyor. Her biri birbirinden güzel ve etkileyicidir. Şimdi Internet ile bilgiye ulaşmak da çok kolay, her bir yıldız için bile milyon tane sayfa ve çok ilginç bilgiler var. Google Earth geçen ay gökyüzü haritasını da sisteme dahil etti, istediğiniz kısmı istediğiniz kadar yakınlaştırıp izliyorsunuz, bazen keşke denizde olsam da yine hepsini doya doya gözlemlesem diye düşünüyorum.

Bir keresinde Akdeniz’de idik, ben üçüncü kaptandım. Gece 0000–0400 vardiyasını tutuyorum. Nasıl bir göktaşı yağmuru, anlatamam. Gökyüzü resmen üstümüze yağıyor, nerede ise her saniye bir yıldız kayıyor. Hem öyle bir kayıyor ki, arkalarındaki duman bile iz yapıyor, havada asılı kalıyor.  Bir saat kadar devam etti, ağzım açık izledim. O kadar etkilendim ki nerede ise kaptana haber verecektim. Hayatımda bir daha öyle bir olay görmedim. Bittiğinde arada hiç mevki kontrolü bile yapmadığım için rotadan 2 mil sancağa düşmüştük. Aklımda öyle yer etti ki, şimdi bile her yıl Ağustos 12–13 gibi Perseid göktaşı yağmuru için tüm aile arka bahçede hamağa yatarız, uykumuz gelene kadar gökyüzüne bakarız, nerede deniz, nerede kara... 2-3 saatte en fazla 5-10 tane yıldız kayar, onlar da görebilirsen.

Astronomik seyir artık bitti. Önce Transit uydular, sonra da GPS, sekstant kullanımını bitirdi. Sekstantlar artık şirket müdürlerinin evlerinde dekorasyon oldu. Bilemiyorum yeni zabit arkadaşlar hiç rasat yapıyor, hiç alacakaranlıkta 3-5 hatta 7 yıldız indiriyor mu? Ben sonuna yetişmiştim. Okyanusta her akşam alacakaranlıkta yıldız indirir, mevki koyardık. Öğlenleri de güneşten boylam kontrolü yapardık. Sonraları sadece gyro hatası bulmak için güneşin batışı sırasında sia kerterizi alınırdı. 1995 ten sonra rasat yapmadım desem yeridir. Şimdi acaba okulda öğretiliyor mu? Yeni zabit arkadaşlar sekstant kullanıyor mu? Kullanmıyorlarsa bile önemli değil, geçen yazımda bahsettiğim gibi her şey değişiyor. Ama özellikle denizde çalışan herkese, özellikle güverteci arkadaşlara tavsiye ederim. Yukarı bakın. Yıldızları, gezegenleri izleyin, öğrenin ve düşünün. Gökyüzü çok şey düşündürür, çok şey öğretir. Denizci kişi denizler kadar gökyüzünü ve yıldızları da çok iyi bilen kişidir. Bilgi her zaman bilgidir, arkadaşlarınıza yıldızları, her birinin öyküsünü, mitolojik anlamını anlatırsınız. Hiçbir şey kazanmasanız da vardiyalarınızda vakit geçirmiş olursunuz. Ancak son bir tavsiye, arada ufka bakmayı, trafiği ve mevkinizi kontrol etmeyi de unutmayın. Sonra ben havaya bakıyordum da, gemiyi görmemişim demek zorunda kalmayın…

 

Bu yazı 1305 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum