Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Dr. Jale Nur Ece

Dr. Jale Nur Ece


Doğu Akdenizde Enerji Savaşları*

01 Aralık 2014 - 08:28

Dünyanın en önemli enerji ve sanayi ham maddelerinden biri olan petrol 2013 yılı başı itibariyle dünya enerji talebinin %33,1’ini doğalgaz ise %23,9’unu karşılamıştır. 

Dünya petrol rezervleri Ocak 2013 itibariyle, 2012 yılına göre %0,8 artış göstererek 1.668,9 milyar varil (235,8 milyar ton), dünya doğalgaz rezervi ise 2012 yılında 187,3 trilyon m3 olmuştur. 

2012 yılı itibariyle dünya petrol rezerv ömrü yaklaşık 53 yıl, dünya doğal gaz rezerv ömrü yaklaşık 56 yıl olarak hesaplanmıştır (Dünya Enerji Konseyi, Türk Milli Komitesi Enerji Raporu 2013).

Uluslararası Enerji Ajansı dünya petrol talebinin 2013 yılında günlük 91,13 milyon varil, dünya petrol arzının ise günlük 91,5 milyon varil olacağını öngörmektedir (EPDK Petrol Piyasası Sektör Rapor 2013). Uluslararası Enerji Ajansı Raporuna göre 2013 yılında dünya doğalgaz talebi, önceki yıla göre %1,2 artarak 3,5 trilyon m3 olmuştur. Doğalgaz talebinin, önümüzdeki 5 yılda yıllık olarak %2,2 artacağı tahmin edilmektedir. Dünya doğalgaz arzının ise  2019’a kadar 4 trilyon m3’e ulaşacağı öngörülmektedir. 

Kaynak: Olgun, M. Ergün, "Doğu Akdeniz'de Hidrokarbon Politikaları, tepav.org.tr

Sanayileşmenin artmasına paralel olarak petrol ve doğal gaz tüketimi de 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren artış göstermiştir. Dünya enerji talebinin, 2030’a kadar %38 oranında artacağı tahmin edilmektedir. Tükenmekte olan doğal enerji kaynakları nedeniyle dünya yeni enerji kaynakları arayışı içindedir. 

Türkiye, Yunanistan, Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Mısır, İngiltere (Akrotiri ve Dikelya Üsleri), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) kıyıları ile çevrili olan Doğu Akdeniz Havzası, hem karışık bir siyasi coğrafyaya sahip olması ve hem de dünyanın en sıcak bölgesi Orta Doğu’ya sahil olması ve ayrıca askeri, ticari, ulaştırma ve yüksek potansiyel enerji kaynakları nedeniyle jeopolitik ve jeostratejik önemi haizdir. 

Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs ve İsrail arasındaki bölgede yoğunlaşan enerji doğalgaz rezervinin 15 trilyon metreküpü aştığı, bu rakamın parasal karşılığının ise 7 trilyon doları aşacağı tahmin edilmektedir (Akçadağ, G.,www.turkishny.com). 

ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu tahminlerine göre Doğu Akdeniz’de Kıbrıs ile İsrail arasında kalan Leviathan adlı bölgede, Kıbrıs ile Mısır arasında kalan Nil adlı bölgede ve Girit’in güneydoğusundaki Heredot adlı bölgede yaklaşık olarak toplam değeri 1,5 trilyon dolar olan 30 milyar varil petrole eşdeğer hidrokarbon yatakları bulunduğu değerlendirilmektedir (Tanrısever, F., Külfetoğlu, M. “Doğu Akdeniz Enerjisi Küresel Dengeleri Değiştirebilecek mi?”, tenva.org). 

Arama çalışmalarının birçok bölgede devam etmesi ve olası yeni sahaların keşfi ile ilan edilmiş  rezervlerin daha da artması ihtimali Doğu Akdeniz Havzasını  özel bir jeopolitik bölge haline getirmekte ve yüksek potansiyel enerji kaynaklarının paylaşımında çetin bir mücadeleye neden olmaktadır. 

Son yıllarda Akdeniz’deki devletler  bu bölgedeki enerji kaynaklarını ve denizi paylaşma amacıyla Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etme konusunda aktif bir çaba içerisindedir. 

Münhasır ekonomik bölge hukuki rejimi 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)-United Nations Convention on the Law of the Sea (UNCLOS) V. Kısım 55-75  Maddelerinde düzenlenmiştir. 

BMDHS’nin 55. Maddesine göre münhasır ekonomik bölge; bir kıyı devletinin karasularının ötesinde ve bu sulara bitişik bir bölge olup, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz milinin ötesine uzanmayacak ve bu devletin karasuları dışında kalan su tabakası ve ile deniz yatağı ve onun toprak altında, sözkonusu kıyı devletinin münhasır iktisadi haklara ve yetkilere sahip olduğu deniz alanı şeklinde tanımlanmaktadır (Pazarcı, H., Uluslararası Hukuk Dersleri, 1993; Kuran, S. “Uluslararası Deniz Hukuku”,2009). 

Münhasır ekonomik bölgede sahildar devletin başlıca hak, yetki ve yükümlülükleri; (a) deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında canlı ve cansız doğal kaynaklarını araştırılması, işletilmesi muhafazası ve yönetimi konuları ile; aynı şekilde sudan, akıntılardan ve rüzgarlardan enerji üretimi gibi, bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılmasına ve işletilmesine yönelik diğer faaliyetlere ilişkin egemen haklar; (b) Sözleşmenin ilgili hükümlerine uygun olarak suni adalar, tesisler ve yapılar kurma ve bunları kullanma; denize ilişkin bilimsel araştırma yapma; deniz çevresinin korunması ve muhafazası; konularına ilişkin yetkiler ile; c) sözleşmede öngörülen diğer hak ve yükümlülüklerdir. 

BMDHS’si üçüncü devletlere de söz konusu deniz alanı üzerinde bazı haklar tanımakta olup, sahildar devletin hakları ve yetkileri ile diğer devletlerin hakları ve serbestlikleri Sözleşmenin ilgili maddeleriyle düzenlenmiştir. 

Ancak, münhasır ekonomik bölge’de devletler, söz konusu sözleşme uyarınca haklarını kullanırken, ve yükümlülüklerini yerine getirirken, sahildar devletin haklarını ve yükümlülüklerini gerektiği şekilde gözönünde bulunduracaklar; ve sahildar devletin söz konusu Sözleşme ve diğer uluslararası hukuk kuralları uyarınca kabul ettiği kanun ve kurallara riayet edeceklerdir. 

BMDHS’de devletlerin, münhasır ekonomik bölgedeki haklarını kullanırken ve yükümlülüklerini yerine getirirken, sahildar devletin haklarını ve yükümlülüklerini gerektiği şekilde ve hakkaniyet esasları içerisinde gözönünde bulunduracağı yer almasına rağmen söz konusu bölgedeki devletler üçüncü ülkelerin hakkını gözetmeden  münhasır ekonomik bölge sınırlarını belirlemektedir (Doğan, N.,”Doğu Akdeniz’de Enerji Stratejileri ve Bölgesel Güvenliğin Geleceği, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, 2014).  

Türkiye karasularının genişliği, adalar konusu vb. gibi Ege sorunları nedenlerinden dolayı BMDHS’ne taraf olmamıştır. 

BMDHS’ne göre bir kıyı devletinin münhasır ekonomik bölgeye sahip olabilmesi için sözleşmeye taraf olmasına gerek olmayıp bunu ilan etmesi yeterlidir. 

Bu nedenle üç tarafı denizlerle çevrili ve Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip bir kıyı devleti olan Türkiye’nin münhasır ekonomik bölge ilan etme hakkı vardır. 

Türkiye buna istinaden 05.12.1986 tarihli ve 86/11264 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile Karadeniz’de 200 millik münhasır ekonomik bölge ilan etmiştir. 

Ege ve Akdeniz’ de münhasır ekonomik bölge ilanımız yoktur. 

476 Sayılı Karasuları Kanun’u uyarınca, Türk karasularının genişliği Ege Denizi’nde 6 mil, Akdeniz ve Karadeniz’de 12 mildir.

BMDHS’de münhasır ekonomik bölgenin tek taraflı ilan edilemeyeceğine ilişkin bir  düzenleme bulunmamaktadır.

Doğu Akdeniz’in fiziki yapısı itibariyle dar olması ve bu bölgedeki ülkelerin sınırlarının çakışmasının sorun olması nedeniyle bu bölgedeki devletler tüm sahildar devletlerle antlaşmadan ziyade münhasır ekonomik bölge’yi tek taraflı olarak ilan etme ve ikili antlaşmalar yapmayı tercih etmektedir. 

Bu kapsamda, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), 2 Nisan 2004 yılında resmi olarak münhasır ekonomik bölge ilan etmiştir. 

GKRY 17 Şubat 2003 tarihinde Mısır’la Doğu Akdeniz’deki deniz sahalarının paylaşımıyla ilgili münhasır ekonomik bölge sınırlandırmasını öngören bir antlaşma imzalamış ve 2004 yılında bu antlaşmayı Birleşmiş Milletlere onaylatmıştır

Bu antlaşmada, iki ülke arasındaki münhasır ekonomik bölge sınırları, Kıbrıs adası ile Afrika sahilleri arasındaki eşit uzaklık çizgisi (ortay hat ilkesi) esas alınarak tespit edilmiştir. 

GKRY, 2006 yılı başlarında, Kıbrıs’ın güneyinden Mısır’a kadar uzanan deniz bölgesindeki tüm yer altı rezervlerinin tespit edilmesi çalışmalarına başlamıştır. 

GKRY aynı zamanda, KKTC’nin de hakkı olan alanlarda   ruhsat vermek için ihale açmıştır. 

Söz konusu deniz alanlarının toplam alanı Kıbrıs adasından daha büyüktür. 

GKRY ayrıca, 17 0cak 2007’de Lübnan ile ortay hat ilkesini esas alarak münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılmasına ilişkin bir anlaşmayı imzalamıştır. 

GKRY söz konusu anlaşma imzalandıktan sonra 26 Ocak 2007’de Kıbrıs Adası’nın güneyinde, Mısır ve Lübnan ile çizdiği sınırların içerisinde 13 adet petrol arama ruhsat sahası ilan etmiş ve bu sahaları ihaleye açmış olup, petrol rezervlerinin araştırılması konusunda uluslararası petrol şirketlerini ilan edilen bu sahalara davet ederek işletilmesini istemiştir (Özkan, A. “Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge’nin Sınırlandırılması Uyuşmazlığı, II. Bölgesel Sorunlar ve Türkiye Sempozyum, 2012).  

İhale edilen sahalardan 12 Numaralı sahaya ait haklar ABD’nin Noble Energy şirketi tarafından alınmıştır.

GKRY’nin ilan ettiği 13 adet ruhsat sahasının toplam yüzölçümü 70.000 km²’dir. 

Bunlardan 1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı sahalar, Türkiye’nin 2 Mart 2004 tarih ve 2004/Turkuno DT4739 sayılı Notası ile haklarını saklı tuttuğu Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı alanlarının 7.000 km²’lik kısmı ile çakışmaktadır (Başeren, S.H., Doğu Akdeniz’de Gerilim., tudav.org). 

GKRY 17 Aralık 2010 tarihinde Lefkoşa’da İsrail ile ortay hat esasına göre münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşması imzalanmıştır. 

GKRY ortay hatları esas alarak, hakkaniyete uygun olmayan MEB sınırlarını oluşturmaktadır. 

Yunanistan ise Girit, Kaşot, Kerpe, Rodos ve Meis Adalarını birleştiren hattı esas alarak ortay hat prensibine uygun Mısır ve Libya ile münhasır ekonomik bölge sınırını çizme çabaları içerisindedir (Başeren, S.H). 

Yunanistan Mısır ve Libya ile görüşmelere başlamış olup, GKRY ile snırlandırma anlaşması yapmaya ilişkin çalışmalarını sürdürmektedir.

Doğu Akdeniz’de deniz alanlarındaki petrol keşiflerine Mısır 1997 yılında, Lübnan ise 2013 yılında başlamıştır. 

Suriye ile GKRY arasında 2001 yılında yapılan görüşmeler sonrasında, iki ülke arasında kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlandırılmasına ilişkin antlaşma imzalanması gündeme gelmiş, fakat söz konusu antlaşmanın imzalanması bugüne kadar gerçekleşmemiştir (Özken, A., 2012). 

GKRY’nin 2014 yılında sondaj çalışmasına başladığı münhasır ekonomik bölgesinde yer alan  9 numaralı parselin KKTC’nin TPAO’ya (Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı)  verdiği ruhsat alanı ile çakışması Kıbrıs müzakerelerini de olumsuz yönde etkilemektedir. 

Türkiye kendi ruhsat alanlarını ilan etmekte olup, bu ruhsat alanlarından bir kısmı GKRY’nin ilan ettiği ruhsat alanları ile çakışmaktadır (Yıldızel, Z.E., cayyolulife.com.tr, 2014). 

Türkiye GKRY’nin tek başına bütün Kıbrıs adına anlaşma yapma yetkisi olmadığını, kıta sahanlığı/münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşmalarının KKTC ve Türkiye açısından geçersiz olduğunu söz konusu hamleleri uluslararası hukuka aykırı girişimler olarak gördüğünü ilan etmiştir.

Türkiye, Kıbrıs Adasının deniz alanlarında Kıbrıs Türklerinin de hak ve yetkileri bulunduğunu, GKRY’nin Adanın tümünü temsil etmediğini ve Kıbrıs’ın nihai statüsü belirlenmeden bu zenginliklerin işletilmesinin doğru olmayacağını savunmaktadır. 

Türkiye, münhasır ekonomik bölge ilanı yapmamış, bu konuda Birleşmiş Milletler’e herhangi bir bildirimde bulunmamış olmakla beraber Doğu Akdeniz’deki gelişmelere de nota yayımlama, kınama, araştırma gemilerini bölgeye gönderme  vb. yollarla tepkisiz kalmamıştır. 

KKTC’nin karasuları genişliği 12 mildir. 

Karasularının ötesinde kıta kenarının dış sınırına kadar uzanan veya kıta kenarının dış sınırının 200 mile kadar uzanmadığı yerlerde karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 mile kadar uzanan su altı alanlarını deniz yatağı ve toprak altlarını kıta sahanlığı olarak kabul eden bir deniz yetki alanları kanunu bulunmaktadır. 

Türkiye 21 Eylül 2011 tarihinde KKTC ile Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşmasını imzalamış olup, 02 Kasım 2011 tarihinde KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanlığı ile TPAO arasında, KKTC’nin deniz ve kara alanlarında petrol aramak üzere “Petrol Sahası Hizmetleri ve Üretim Paylaşım Sözleşmesi” imzalanmıştır. 

Buna istinaden, KKTC Bakanlar Kurulu da 22 Eylül 2011’de TPAO’ya Ada’nın etrafındaki deniz alanlarında petrol ve doğalgaz arama ruhsatları vermiştir. 

Akdeniz deniz alanlarında yürütülen çalışmalar dahilinde, Petrol Sahası Hizmetleri ve Üretim Paylaşımı Sözleşmesi kapsamında; Kuyusunda sondaj faaliyetleri tamamlanmıştır. TPAO, son teknolojik donanımlara sahip sismik araştırma gemisi Barbaros Hayreddin Paşa ile Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta (Magosa)’da sismik veri toplama çalışmaları gerçekleştirmiştir. 

Ayrıca, 23.11.2011 tarihinde TPAO ile Shell Upstream Turkey arasında Akdeniz Bölgesi Antalya deniz alanlarındaki arama ruhsatlarında ortak işletme anlaşması imzalanmıştır. 

2012 yılı boyunca Antalya Körfezi derin denizalanlarında ortak arama-üretim anlaşması çerçevesinde çalışmalar sürdürülmüştür. 

Barbaros Hayreddin Paşa sismik araştırma gemisi ise GKRY’nin sondaj yaptığı bölgelerde Türk parselleriyle çakışan 3. parselde göreve başlamış olup, donanmaya bağlı 3 savaş gemisinin refakatinde görev yapmaktadır.

Doğu Akdeniz’de yaşanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin anlaşmazlıkların gittikçe daha fazla sorun haline gelmesi kaçınılmazdır. 

Doğu Akdeniz’deki sınırlandırmanın, BMDHS’de belirtildiği üzere hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde yapılması gerekmektedir. 

Türkiye, Doğu Akdeniz’de kıyı şeridi en uzun ülke olup, Türkiye’nin onaylamadığı hiçbir münhasır ekonomik bölge Sınırlandırma Anlaşmasının uluslararası nitelik kazanması mümkün değildir. 

Türkiye, KKTC ile Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması imzalanması dışında henüz Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına yönelik olarak herhangi bir kıyıdaş devlet ile bir antlaşma akdetmemiş ve münhasır ekonomik bölge ilanında bulunmamıştır.

Bununla birlikte Türkiye, münhasır ekonomik bölgedeki deniz alanlarında uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru hak ve menfaatleri olduğunu ve bu alanın kendi deniz yetki alanı olduğunu çeşitli vesilelerle ifade etmiş ve etmeye de devam etmektedir. 

Münhasır Ekonomik Bölge’deki devletlerin MEB sınırlandırma sözleşmeleri ile çeşitli yetkiler kullanarak diğer  devletlerin tatbikat, askerî keşif, bilgi toplama, hidrografik ölçüm, bilimsel araştırma, ticaret ve ulaştırma faaliyetlerine kısıtlamalar getirmesi söz konusu olabilir. 

30 Ekim 2014 tarihinde yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK), toplantısında Doğu Akdeniz’deki gelişmeler gözden geçirilmiş  olup, Türkiye’nin kendi kıta sahanlığı içinde ve garantör ülke olarak KKTC’nin ruhsatlandırdığı sahalardaki hak ve menfaatlerinin korunması için gereken her tedbirin kararlılıkla alınacağı belirtilmiştir. 

Türkiye, milli ve sair iktisadi menfaatlerini korumak amacıyla, petrol ve doğalgaz açısından zengin olan Akdeniz ve Ege’de, Türk karasularına bitişik deniz alanlarının deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yatağında ve deniz yatağının altında canlı ve cansız doğal kaynakları araştırmak; işletmek, muhafaza etmek ve yönetmek, Doğu Akdeniz ve Ege’de daha etkin bir politika ve strateji geliştirmek ve bu bölgede stratejik rolünü arttırmak için ivedilikle Akdeniz ve Ege Türk Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni ilan etmeli ve kıyıdaş ülkelerle münhasır ekonomik bölge anlaşmaları yapmalıdır. 

Akdeniz ve Ege Bölgesinin Münhasır Ekonomik Bölge ilan edilmesi için öncelikle iç hukukta düzenleme yapılması ve Karasuları Kanunu’nda da bu hususun yer almasının gerekli olduğu düşünülmektedir. 

Bu kapsamda Karadeniz Türk Münhasır Ekonomik Bölgesi için çıkarılan 05.12.1986 tarihli ve 86-11264 sayılı Karanamenin ivedilikle Akdeniz ve Ege Bölgesi için çıkarılması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge sınırlarını belirlemesi, sahip olması gereken deniz yetki alanını gösterir haritaları ortaya koyması gerekmektedir.

Ayrıca, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının paylaşım mücadelesinin önümüzdeki dönemde daha da artacağı göz önüne alındığında, T.P.A.O.’nın jeopolitikten kaynaklanan stratejik tasarruflar nedeniyle desteklenerek uluslararası şirketler karşısında rekabet gücünün arttırılması, münhasır ekonomik bölgelerdeki menfaatlerimizin TPAO eliyle korunmasının sağlanması büyük önem arz etmektedir. 

Doğu Akdeniz önemli bir enerji koridoru ve deniz ticaret rotasıdır.  Buradaki enerji güvenliğimizi, balık kaynakları açısından gıda güvenliğimizi, diğer haklarımız ve çıkarlarımızı korumamız, deniz ticaretimizin sürdürülebilirliğini sağlamamız için enerji, denizcilik ve deniz araştırmaları politikalarımızı oluşturmalı ve buna ilişkin eylem planları hazırlamalı, yeni stratejiler ve projeler geliştirmeliyiz. 

Türkiye Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge ilan etme konusunda olumlu adımlar atmıştır. 

Ancak, Doğu Akdeniz’in karmaşık fiziki ve siyasi coğrafyası, çatışan menfaatler ve bölgede bulunan doğal kaynaklar nedeniyle son zamanlarda önem kazanan kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlarının belirlenmesi işleminin öncelikle, bu denize kıyısı olan Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Mısır, Yunanistan, İngiltere, Filistin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin katılacağı çok taraflı bir antlaşma ile çözüme kavuşturulmasının hukuki bir gereklilik olduğu düşünülmektedir.

BMDHS’ye göre kıyı devletinin mutlak egemenliği altında bir alan olmayan münhasır ekonomik bölge’de diğer devletler bu alandaki haklarını serbestçe kullanabilirler. 

Ancak, ülkelerin münhasır ekonomik bölge’yi kullanırken ve buna ilişkin anlaşmaları imzalarken aynı bölgeden yararlanacak başka ülkelere bildirimde bulunması, izin alması, başka ülkelerin yetki alanlarını daraltmaması, ülkelerin haklarını saklı tuttuğu münhasır ekonomik bölge’deki kıta sahanlığı alanlarını, ülkelerin ve halklarının haklarını ihlal etmemesi gerekmektedir. 

BM Genel Kurulu tarafından “İnsanlığın Ortak Mirası’ olduğu kabul edilen uluslararası deniz yatakları ve kaynaklarını ülkeler arasında adaletli paylaşmalıdır. BMDHS’de de belirtildiği üzere, münhasır ekonomik bölgede devletlerin haklarını kullanırken ve yükümlülüklerini yerine getirirken, sahildar devletin haklarını ve yükümlülüklerini ihlal etmemesi ve hakkaniyet esasları içerisinde hareket etmesi zaruridir. 

* Bu makale SeaNews Dergisi'nin Ekim 2014 Sayısında Yayınlanmıştır. 

Bu yazı 3092 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum