Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

Kaptan Oktay Sönmez'den 'Anılarda kalan gemiler'

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan “Anılarda Gemiler–Ufkun Ötesinde Kayboldular” adlı kitabında Kaptan Oktay Sönmez…

Kaptan Oktay Sönmez'den 'Anılarda kalan gemiler'
23 Temmuz 2009 - 22:28

Kaptan Oktay Sönmez’den ‘Anılarda kalan gemiler’

 

Canlıdır gemiler. Duyan, yaşayan, mutlu ya da mutsuz olan, hastalanan, kazaya uğrayan, ihtiyarlayıp kocayan sonra da ölen varlıklardır. Her gün şu boğazdan bayrak bayrak gelip geçen, limanda, doklarda görünüp kaybolan bu renk renk, biçim biçim sevimli varlıkların her biri ayrı dünyadır. Hepsinin birer ismi, sicili, yaptığı belirli bir işi, bir kişiliği vardır. Her birinde ayrı bir dil konuşulur, başka türküler başka hikâyeler söylenir. Yaşlanmaları, hastalanmaları, ölümleri bile insanlarınki gibidir. (…) Onlar da ölür. Parçalanır, hurda diye satılır. Erir yüksek fırınlarda, akara kızgın lavlar gibi kalıplarına dökümhanelerin.

Daha denize inmemiş nice isimsiz gemilerin kemereleri, omurgaları, su geçmez bölmeleri, köşebentleri olmak için” diyor gemiler için, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan “Anılarda Gemiler–Ufkun Ötesinde Kayboldular” adlı kitabında Kaptan Oktay Sönmez…

Kitapta, denizciliğimizin yakın tarihinden gemilerin yaşam öykülerini bulacaksınız.

Oktay Kaptan’ın özel günlerde dostlarına yolladığı bir tarafında gemi fotoğrafı, diğer tarafında ise o geminin öyküsünün anlatıldığı kartlarla başlamış her şey… Dostlarının “Neden bunlarla kitap yapmıyorsun, neden daha çok yazmıyorsun?” soruları sonucunda oluşmuş “Anılarda Gemiler–Ufkun Ötesinde Kayboldular”…

1954 Yüksek Denizcilik Okulu mezunu, uzak yol kaptanı, yazar ve araştırmacı Oktay Sönmez "deniz" ve "gemi"lere “işim, aşım, aşkım, emeğim” diye tanımlayacak kadar da tutkulu…

1950 yılında Güneysu adlı gemiyle gelir İstanbul’a. Annesi, babası oğullarının vali, kaymakam olmasını çok istemiştir. Ama oğullarının hayallerinde sadece denizler, “Gemi gemi kokuyordu” dediği gemiler vardır…

“… Bembeyaz gülümserdi bize. Ona hayrandık. Ona âşıktık. İç geçirirdik birbirimizden saklayarak. Öpülesi, sevilesi bir denizkızıydı.” Kim böyle anlatabilir ki 14 Aralık 1960’da yanan Tarsus gemisini…

Tutkudan da öte bir şey olsa gerek bu sevgi

Uzun süren araştırmalar sonucu kalem alınan yazılarda neler ve kimler yok ki…

İlk buharlı gemimiz Buğu…

Kurtuluş Savaşı’nın Karadeniz’deki fedaisi Alemdar…

Mersin açıklarında kimler tarafından batırıldığı hâlâ bilinmeyen Refah… Geminin batış sebebi ‘meçhul’ olduğu için şehit sayılmayan çoğu asker 167 kişi…

Atatürk’ün yatı Savarona ve kaptanı Sait Özege…

Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve tek deniz şehidi Recep Kâhya…

Bütün deniz hayatını iki gemide geçiren Kaptan Zeki Derinsu....

Atatürk’ün verdiği sigarayı bir tabaka içinde ömür boyu saklayan mülazım Seyfi…

Bütün deniz adamlarının benzemek için can attıkları, Ankara gemisinin efsanevi kaptanı Şefik Gögen… Şefik Kaptan titizliği ile de ün salmıştır: “Zamanın İstanbul Valisi Lütfi Kırdar, bir gün gemiye, önemli birilerini geçirmeye geliyor. Tarifeye göre kalkış saatine 15 dakika var, Vali Bey ve erkânı hala birinci mevki salonunda sohbette. Yolcu olmayanların gemiyi terk etmesi için anons yapılıyor; yine kimsede hareket yok. Şefik Kaptan dakikası dakikasına tam hareket saatinde ‘vira demir’ iskeleyi alıp rıhtımdan açılıyor. Sarayburnu önlerine varmadan Vali Bey ve mahiyetindekilerde bir telaş, bir panik. Şefik Kaptan köprü üstünde, kılı kıpırdamıyor. Telsizlerle haberleşme vesaireden sonra, limandan hızlı bir motor gönderiliyor ve Vali Bey gemiden alınıyor”

Adına maniler, türküler, şiirler yazılmış Gülcemal’in adını duymayan var mıdır? Ottowa adıyla yolcu taşıdığı günlerde ambarında inek besleniyormuş.

Neden mi?

Gemide yolculuk eden birinci mevkii yolcularına kahvaltıda taze süt ikram etmek için…

Gemi Osmanlı Hükümeti tarafında satın alındığında 36 yaşındadır. Peki, Gülcemal adı nereden geliyor, hiç merak ettiniz mi?

Gülcemal, devrin padişahı Sultan Reşat’ın lakabı Arnavut Sofi olan annesinin adıymış. Gülcemal, Atlantik aşırı bir sefer çıkan ilk Türk gemisidir de…

Pire’de Kurtuluş Caddesi olduğunu biliyor muydunuz?

1941’de Yunanlılara yiyecek ve ilaç taşır Kurtuluş gemisi… Kurtuluş, altıncı seferinde batar. Savaş sonrası da iki ülke arasındaki dostluğun simgesi olarak Pire’deki bir caddeye Kurtuluş adı verilir.
Titanic filminin bir sahnesi hiç çıkmaz aklımdan… Titanic buzdağına çarpmış, herkes büyük bir panik içindedir. Lüks mevkii yolcuları geminin güvertesinde toplanmış, filikalara binmeyi beklemektedir. Daha ucuza, geminin alt bölümlerinde (Daha doğrusu ambarlarında) yolculuk eden yolcuları ise güverteye çıkamazlar bir türlü… Çünkü kapılar kilitlidir. Demir parmaklıklar izin vermez kurtulmalarına… Pek çoğunuz içinizden, “Hadi beee, o kadar da değil, kurgudur mutlaka…” demişsinizdir benim gibi…

Çorum gemisinde yaşananları okuyunca artık şüphem kalmadı. Kurgu değil, gerçek mutlaka…

30 Haziran 1949… Çorum gemisinin yükü yüklenmiş, yolcuları da yerlerini almıştır. Saat 20.15’de gemide–daha denize açılmamışken-yangın çıkar. Ambarda yükler arasında yaklaşık 200 yolcu vardır. Zor şartlar altında günlerce sürecek olan yolculuğa katlanmak zorundadırlar. Çünkü başka seçenekleri yoktur.

Herkes güverteye çıkan daracık merdivenlere hücum eder. Bu kargaşada kucaklarında bebekleriyle anneler ezilir, ölürler… Ambarın birinci mevkiye açılan bir kapısı da vardır. Ama kapı kilitlidir. Kapı kırılır. Kurtulduklarını sanıyorsunuz, değil mi?

Yanılıyorsunuz, çünkü kapının arkasında bir de demir kapı vardır… 57 kişi hayatını kaybeder.

Sorumlular için bir şey yapılıp yapılmadığını bilmiyorum.

“Takdir-i ilahi” deyip geçmişlerdir belki de…

Bazı şeylerin daha iyi anlaşılması için Oktay Sönmez’in Ordu, Trabzon ve Giresun gemilerini anlattığı bölümden kısa bir alıntıyı paylaşmak istiyorum sizlerle: "Yük istifine göre uygun şekilde ambarlara alınırdı. Yolcu ise üç, hatta dört sınıfa ayrılmıştı. Birinci mevki yolcusu geminin orta kısmındaki her biri deniz gören kamaralarda seyahat eder, güzel döşenmiş oturma salonlarında dinlenir, eğlenir, birinci mevki yemek salonunda hala dillere destan, gösterişli ve nefis yemeklerin tadına varırdı. İkinci mevki kıç taraftaydı. Orası da yemekliydi ama mönü farklı olurdu. Üçüncü mevki kamaralar ya üçlü dörtlü olur ya da yolcular ranza şeklinde yatakları olan koğuşlarda uyurlardı. (…) Bir de ‘güverte bileti’ vardı. Fakir fukara için. Yatak, yemek falan yok. Açık ya da kapalı güvertede bir yere büzülüp durmak, ya da hava uygunsa veya yük konmamışsa ambar kapakları üzerinde uyumaktı bu”

Oktay Kaptan’ın dizeleriyle veda zamanı geldi artık…


Şu anda tüm dünyanın
Denizlerinde gezen
Gemilerinden biri
Ve her biriyim
Bitmek tükenmek bilmez hikayelerim,
Çünkü bir batar
Bin gelirim.
Ben bir gemiyim
Denizlerde açan çiçeklerim
Hepsi ve de her biriyim.


Bu haber 6376 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum