KÖŞE YAZARLARI

auranli@zamanusa.com
| 2011’DE ÖLÜMÜ ÖLDÜREMEYENLER… |
2011’de ölümü öldüremeyenler…
“Kasabın kokusu: Kandan, kemikten Balıkçının kokusu: Tuzdan, balıktan Hamamcının kokusu: Sudan, köpükten Lağımcının kokusu: Boktan, sidikten Senin kokun: Pudra, sabun Benim kokum: Rakı, tütün Ne ben yerineyim, ne sen sevin Cümlemiz bir kokarız öldüğümüz gün” Kimi zaman çevremizde meydana gelen kayıplar, ölümü kurcalamaya, didiklemeye, sorgulamaya davet ediyor bizi. 2011’de meydana gelen bir çok ölüm var böyle: Geçen yıl bir çoğumuzu en çok dehşete düşüren ölüm, Libya’nın 42 yıllık lideri Muammer Kaddafi’nin ölümü tartışmasız! “ Ben zalimlerle birlikte varlık içinde yaşamayı alçaklık, zalime karşı gelerek bulacağım ölümü ise yücelik sayarım” diyen Kaddafi, dünyanın gözleri önünde öyle zalimce linç edildi ki, “Allah herşeyin hayırlısını versin ölümün bile !”diyerek dua ettik ardından! İçimiz sızladı. Hatta, o günlerde, Birleşik Krallık Savunma Bakanı Philip Hammond, Kaddafi’nin acımasız bir muameleyle öldürülmesinin devrimi “lekelediğini” söylerken ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da Kaddafi’nin ölümü hakkında BM soruşturması açılmasını destekleyeceklerini bildirmişti. Ölüm de onurlu olmalıydı. Eninde sonunda ‘her can ölümü tadacaktı’ ama böyle zehir zembelek bir lezzetle, kanımızı donduran vahşet görüntüleriyle değil! ABD topraklarında gerçeklesen en büyük terör olayının baş sorumlusu Osama bin Ladin’in 11 Eylül olaylarının 10’uncu yıl dönümü yaklaşırken açıklanan ölümünü ise “2011’in en sevindiren ölümü” olarak tanımlayabiliriz. Amerikan Başkanı Barack Obama, “Bin Ladin’in ölümüyle artık dünya daha emniyetli”derken bir çoklarına göre Osama bin Ladin’in ölümüyle bir çağ kapandı. 2011’in en önemli ölümü tartışmasız bin Ladin’inkiydi. Tabi öldüyse!
Kimileri gencecik ölür. “ölüm ona yakışmadı” denir. Muhteşem kontralto sesiyle Shirley Bessi’yi hatırlatan, 1960’ların Soul müziğini adeta tekrar günümüze taşıyarak birçok kadın sanatçıya müziğiyle örnek olan, ikinci albümü Back to Black ile uluslararası başarıya ulaşan, 5 Grammy ödüllü 27 yaşındaki Amy Winehouse’un trajik ölümü karşısında “su testisi su yolunda kırılır” dedi coğumuz. Sevilen “Rehab” şarkısında , uyuşturucu bağımlılığı için tedavi görmesini isteyenlere tepkisini “They tried to make me go to rehab; I said no, no, no.” (Beni rehabilitasyona göndermeye çalıştılar; ben 'hayır, hayır, hayır' dedim) diyerek göstererek adeta ölüme meydan okuyan Winehouse, hazin ölümüyle “nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” dedirtti bizlere.
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.”dizelerini hatırlattı bizlere . Çek Cumhuriyeti'nde 1990'da yapılan ilk serbest seçimlerde cumhurbaşkanı olan ve ülkenin 1993 yılında Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak barışçı bir şekilde ikiye bölünmesinde de önemli rol oynayan cesur yürekli Havel, aynı zamanda piyesleri ve şiirleri ile çok sevilen bir edebiyatçıydı da. Vaclav Havel, belli ki hürriyete tutkundu! O yüzden onu Can Yücel’in “Ne kadar yaşarsan yaşa Sevdiğin kadardır ömrün.”dizeleriyle uğurlamak yakışır! 2011’in ardından en çok yas tutulan, yediden yetmişe salya sümük ağlanan ölümü ise Kuzey Kore’nin efsanevi lideri Kim Jong-il’in ölümü olsa gerek! Eskiden ölü evlerindeki matem havasını artırmak için parayla ağıtçılar tutulurmuş. Zavallı Kuzey Kore halkı ise parayla değil ama, sopa korkusuyla ağıtçı oldu! Ağlamak ki, ne ağlamak! Neredeyse Kuzey Kore’nin sokaklarını sel götürdü . 1994 yılında babasının ölümünün ardından iktidara geçen Kim Jong-il, nükleer silahlara olan tutkusuyla 17 yıl boyunca dünyaya korku salmıştı ama el gör ki, ölümü yenebilecek bir silahı yoktu!
“Ana rahminden geldim pazara Bir kefen aldım döndüm mezera” dizelerini mırıldattı çoğumuza. Hayata tek bir garantiyle geliyoruz o da ölüm. Ama bunu unutuyoruz. Adeta içimizde yaşattığımız ve her nefeste biraz daha yaklaştığımız ölüm, sanki hiç yokmuş gibi yaşıyoruz… Oysa, yalan dünyadaki tek gerçek ölüm. Bir çoklarımız 2011’i hep bu ölümlerle hatırlayacak. Madem eskilerin dediği gibi bu dünya bir misafirhane, ölüm var; madem kabre girilecek, bu hayat gidiyor; madem ölümü öldüremiyoruz, o zaman belki de 2012 bir çoğumuzun ölümle barışma yılı olacak! İşte 2011 de öldü gitti! Belki de, 2012 bir çoğumuzun Mevlana Celaleddin-i Rumi’yi anlamaya çalışma yılı olacak: “Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma... Benim için ağlama, yazık, vah vah deme; Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır, Cenâzemi gördüğün zaman firâk, ayrılık deme, Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır, Beni toprağa verdikleri zaman, elvedâ elvedâ demeye kalkışma, Mezar, cennet topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret, güneşle aya gurûbdan hiç ziyân gelir mi? Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin? Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç. Zaman USA |
![]() |
2012-01-03 | Bu yazı | 8563 | kere okundu |
![]() |
![]() |
SON YAZILARI |
YORUMLAR |

















FeedBurner
Twitter